çin zulümü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çin zulümü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Haziran 2019 Pazar

Türk'ün Yakın Tarihi ve "Altay Kazakları"





Türk'ün Yakın Tarihi ve "Altay Kazakları" 


Ahmet B. Ercilasun



Türk tarihi bir bütündür. Başlangıçtan bugüne kadar ve Kadırkan dağlarından Hindistan, Afrika ve Avrupa içlerine kadar. Dünyanın dört bir yanına yayılan, çok geniş coğrafyalarda hâkimiyetler kuran Türk'ün tarihini yazmak zordur. Zordur, fakat bu tarih yazılmaktadır ve yazılacaktır.


Belki tuhaftır ama Türk'ün en az bilinen tarihi, 20. yüzyıl tarihidir. Tabii Türkiye Cumhuriyeti'ni kastetmiyorum. 


Türkiye'den uzakta bulunan kardeşlerimizin tarihinden söz ediyorum. Sahalardan, Tuvalardan, Uygurlardan, Kazaklardan, Tatarlardan, Gagavuzlardan söz ediyorum. Türk'ün Asya ve Avrupa'ya dal budak salmış kollarından söz ediyorum.


Hızırbek Gayretullah'ın "Altay Kazakları" dediği de bu kollardan biri. Çin tutsaklığında yaşayan, 20. yüzyılda Çinlilere karşı ölüm kalım mücadelesi veren, bir yandan Çinlilerle, bir yandan çöl sıcağıyla, bir yandan Himalaya dağlarının ciğerleri patlatan soğuğu ile mücadele ederek efsanevi bir göç hareketi gerçekleştiren Abak Kerey Kazaklarının yakın tarihini ne kadar biliyoruz? 


Kapılarını dünyaya kapatmış olan Çin'de, 20. yüzyılda neler yaşandığını ne kadar biliyoruz? Bugün bile Uygur Türkleri üzerinde uygulanan zulüm ve baskıların ne kadarı dış dünyaya yansıyor?


20. yüzyıl Türk Dünyası için bir facialar tarihidir. Kırım Türklerinin, İran, Irak ve Suriye Türklerinin, Balkan Türklerinin yaşadıkları facialar, yüzlerce romana, yüzlerce senaryoya konu olacak insanlık dramlarıyla doludur. 


Bu dramların en acıklıları Doğu Türkistan'da yaşanmıştır ve hâlâ yaşanmaktadır.


Türk'ün başından geçen bu faciaların, bu dramların ne kadarı kayıtlara geçmiştir? Ne kadarı belgelenmiş ve arşivlenmiştir? Arşivlenenlerin ne kadarına ulaşmak mümkündür? Belge ve kayıtların neredeyse hiç olmadığı, arşivlere ulaşmanın mümkün olmadığı dönem ve olaylar için sözlü tarih ve hatıralar son derece önemlidir. 


İşte bunun için Hızırbek Gayretullah'ın 2019'da Yazıgen Yayıncılık tarafından basılan Altay Kazakları - Doğu Türkistan'dan Göçen Türkler kitabını önemsiyorum.


Doğu Türkistan'ın yakın tarihini öğrenmek için Mehmet Emin Buğra'nın, İsa Yusuf Alptekin'in, Hasan Oraltay'ın, Halife Altay'ın ve diğer Doğu Türkistanlıların kitap ve hatıraları okunmalıdır. 


Hızırbek'in Altaylarda Kanlı Günler ve yakın zamanlarda çıkmış Uzaklara Balam kitapları da önemlidir. 2019'da Tarih ve Kuram yayınları arasında çıkmış bulunan Alihan Töre'nin Türkistan Kaygısı da kaybolmuş sanılan hatıraları gün yüzüne çıkarmıştır.


Bütün bu eserler, hadiseleri yaşayanların birebir şahitliklerine veya şahit olanlardan dinlediklerine dayanmaktadır. Bir kısmında araştırmalara da girişilmiştir.


1930'ların ilk yıllarındayız. Çin'in Doğu Türkistan genel valisi Jin Şu-rin'dir. 


O da Kumul'un Hotuntama beldesine bir Çinliyi atamıştır. Belde başkanının ilk işlerinden biri, Uygur eşrafından Salih Dorga'nın kızını istemektir. Kız verilmezse işkenceler gelecektir. Sal Dorga çaresizdir. Biricik kızını, Türk ve Müslüman kızını bu Çinli zalime nasıl verecektir?


 Belde başkanını 50 adamıyla birlikte evine çağırır. Sözde bu bir nişan ziyafetidir. Belde başkanı ve adamları, ziyafet sırasında ani bir baskınla yok edilir. Olay üzerine Çin askerleri bölgeye sevk edilir ve tarihe "Kumul olayları" diye geçen, Şarki Türkistan İslam Cumhuriyeti'nin kuruluşuna kadar giden olaylar başlar.


İşte aziz okuyucular, bu başlı başına bir roman, bir film konusu değil midir? Hızırbek Gayretullah'ın kitabında buna benzer daha pek çok olay var.


 Osman Batur, Alibek Hakim, Elishan Batur ve daha birçok kahramanın yiğitlikleri var. 


Osman Batur'un o zamanki Moğol devlet başkanı ile görüşmelerinin fotoğrafları var. 


Aslında Doğu Türkistan göçmenlerinin ellerinde bulunan bütün fotoğraflar belgedir. Kahramanların yüzleri, bedenleri, giysileri bu fotoğraflardadır ve günün birinde filmcilerimiz Türk Dünyası'nın bu karanlıkta kalmış olaylarına eğilirse kullanılacak dekor ve kostümler için gerekli olacaktır.


1960'ların İstanbul'unda Türkçüler Derneği'nin ve Millî Yol dergisinin faal elemanlarından olan Hızırbek Gayretullah'ın eserinde, el yazması hâlinde bulunan, yayımlanmamış bazı eserlerden de bahis vardır. 


Onlar da yakın tarih için son derece önemlidir ve bence millî konulara ilgi duyan yayıncılarımız bunların yayımlanması için harekete geçmelidir. 


https://www.yenicaggazetesi.com.tr/turkun-yakin-tarihi-ve-altay-kazaklari-52131yy.htm 




21 Nisan 2019 Pazar

Uygur Türkleri Türkiye’de ve Türk Dünyasında Yeterince Tanınıyor mu?

 
 
 
 
 
 
Uygur Türkleri Türkiye’de ve Türk Dünyasında Yeterince Tanınıyor mu?
 
 
 
Yücel Tanay

 
 
 
Uygur Türkleri hakkında bir çok akademik çalışma mevcuttur. Özellikle Türkiye’de Prof. Dr. Gülçin Çandarlıoğlu, Prof.Dr.Sadettin Gömeç, Prof. Alimcan İnayet, Doçent.Dr. Ömer Kul, kendisi de bir Uygur olan Doç. Dr. Erkin Emet Uygurlar ve Doğu Türkistan konusunda akademik çalışmalarıyla tanınan bilimadamlarıdır. Türkiyedeki sıradan Türk vatandaşları ırkdaşları olan Uygurları ne kadar tanıyor?

Uygur Türkleri Kimlerdir?

Uygur Türkleri, Türk tarihinde ilk yerleşik hayata geçen, Türk Milletinin ilk kültür ve medeniyetini şekillendiren ve modern anlamda Uygur — Türk devletini kuran çok kadim Türk boylarındandır. Türk tarihinde ilk şehircilik, mimarlık, din ve kültürünün temellerini atmışlar, aynı zamanda modern tarım yapmışlar ve tarihi ipek yolunun ilk kervancıları ve tüccarları olarak tarihe geçmişlerdir. Türk tarihinde ilk defa şehir ve kasabalar kurmuş ve ilk Türk mimari eserleri inşa etmişlerdir. Şehir hayatı ve kültürünü başlatan, 18 harften oluşan ilk Türk alfabesini bulan uygarlık Uygurlardır. Uygur Türklerinde okur yazar oranı hayli yüksekti. Türeyiş ve Göç destanları ve “Orta Oyunu” kültürü Uygurlardan gelmektedir.

Uygur Türkleri uygarlık tarihi bakımından bütün Türk kavimleri tarihi içinde ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Kamu hukuku ve özel hukuk alanında kendilerine özgü bir sistem kurmuşlardır. Kira, satış, vasiyet, yarıcılık ,özel sözleşme benzeri birçok ticaret ve hukuk kavramını kullanan Uygurlar, oldukça basit nitelikte de olsa pasaport ve vize uygulamaları hayata geçirmişlerdir. ​

Doğu Türkistan’da yaşayan Uygurlar'ın bıraktığı manzum bir eser olan Kutadgu Bilig, Orhun Yazıtları ve Turfan metinleri ortaya çıkıncaya kadar, Türk dilinde yazılmış en eski belge sayılmıştır. “Siyasetname” veya “saadet verici bilgi” anlamlarında tercüme edilen bu eser, Balasagun’lı Yusuf isminde bir şair tarafından, Kaşgar’da ilk Türk İslam devletinin kurucusu Satuk Bugra Karahan adına, 1069 yılında yazılmıştır.

Esere sonradan ilave edilmiş olan mukaddimelerde de belirtildiği gibi bu kitap hakimlerin sözleri ile dolu ve herkes için faydalı bir kitap olmakla beraber, özellikle hükümdara memleket idaresi konusunda gerekli olan bilgileri içermektedir. İçinde bir devletin ayakta durması veya yıkılması şartları belirtilerek, hükümdarın halka ve halkın hükümdara karşı hakları, halkın itaatli olması için hükümdarın tebaasına karşı nasıl davranacağı, askerin düzenlenmesi ve savaş yapma şekilleri anlatılmıştır. Tüm bunlara rağmen eserde kelime ve kafiye oyunlarına başvurularak, felsefi ve ahlaki düşüncelerle ideal bir devlet hayatından söz edilmesi, onun edebiyat tarihçilerinin gözünde sahip olduğu yüksek değer yanında hukuk tarihçileri açısından fazla tatminkar bulunmamasına neden olmuştur.

Uygurlarda “Tutuk” adı ile anılan boy reisleri mevcuttur. Bu kişiler her türlü siyasi görevlerinin yanında devlet hazinesi için vergi toplamakla da görevlidirIer. Boy reisIeri çoğunlukla kağanın yakın akrabaları arasından atanmış olmakla birlikte, bu makamın babadan oğula geçip geçmediği hakkında açıklayıcı bilgilere rastlanmamıştır.​

Kutadgu Bilig’de X. yüzyıl Uygurlarında devlet örgütünün başında çeşitli ünvanlarla anılan büyük memurların bulundukları anlaşılmaktadır. Bu memurlar: 1) Uluğ Hacib (Büyük Vezir), 2) Sübaşçı (Başkomutan), 3) Kapık Başlar Er (Saray Bakanı), 4) Bitikçi (Kağanın Baş Yazmanı, Dışişleri ve Adalet Bakanı), 5) Ağıcı (Hazinedar), 6) Yalvaçlar (Elçiler)’dır.’Bir de “Tapukçu” adıverilen ikinci sınıf memurların varlığı dikkat çekmektedir.

Yusuf Has Hacib’in yaşadığı XI. yüzyılda Uygurlar başlıca iki-ana sosyal sınıfa ayrılmıştır. Bunlar aydınlar ve asıl halk sınıfıdır. Aydınlar sınıfı kendi aralarında beş grupta incelenebilir : 1) Aleviler (Hazret-i Muhammed’in soyundan gelenler), 2) Bilginler (din bilginleri de dahil olmak üzere bilginlerin tamamı), 3) Otacılar (tıp bilginleri ve eczacılar),4) Yıldızcılar (Münnecimler, astrologlar), 5) Şairler (manzum sözler söyleyenler). Asıl halk ise geçimlerini sağladıkları alanlara göre altı sınıfa ayrılmıştır: I)Tarıgçılar (tarımla uğraşanlar), 2) Satıgçılar (tüccarlar), 3)İğdişçiler (Çobanlar), 4) Uzlar (küçük sanatlar ile uğraşanlar), 5) Karabudun (belli bir işi olmayan şehir halkı), 6) Çigaylar (yoksul kimseler).

Uygur halkı arasında görülen bu sınıflandırmalar hukuki açıdan bir bölünmüşlük göstergesi değildir. Çünkü devlet içinde, bazı ayrıcalıkları olan beyler ve çeşitli haklardan tamamiyle kısıtlanmış kullar bir yana bırakılırsa, halkın hukuk bakımından birbirine eşit olduğu anlaşılmaktadır. Kutadgu Bilig’ de beyliğin temelinin doğruluk ve adalet olduğundan söz edilerek, hakimiyetin esasının da adalet olduğu üzerinde durulmuştur. Uygur Türkçesinde yazılan belgeler arasında, Kutadgu Bilig’in bu teorik bilgilerini doğrulayacak nitelikte şahitlik, dilekçe ve mahkeme ilamları gibi yazılı belgelerin bulunuşu, Uygurlarda yargı teşkilatının ulaştığı düzeyin ifadesi açısından büyük önem taşır​.

Günümüzde kullanılan “uygar” kelimesinin de “uygur”kökünden geldiği ve “şehirli, medeni” anlamında olduğu; turfanda kelimesinin de turfan kökünden geldiği düşünülmektedir. Halen günlük hayatımızda kullandığımız birçok kavram ve kelimenin Uygurlardan bize kadar geldiği bilinmektedir. Ayrıca bütün dünyaya mal olmuş ticari, teknolojik uygulamaların kökeninin Uygurlara dayandığı kabul edilmektedir.

Örgün eğitimin temellerinin de Uygurlar tarafından yerleşik hayata geçilmesi ile birlikte atıldığı ve sonraki dönemlerde Türkler tarafından kurumsallaştırılan Medrese’lere örneklik ettiği savunulmaktadır. Uluslararası ilişkiler, diplomasi, tercümanlık gibi alanlarda da Uygurların öncülük ettiğini görüyoruz.

Uygurların Verimli topraklar ve hayvanları için otlaklar arama faaliyeti, büyük tekerlekli arabalara sahip olmaları Uygurların sürekli olarak hareket halinde olmaları ve diğer kültürlerle temas kurmaları sonucunu doğurmuştur. Bundan dolayı Çinliler tarafından kendilerine Kao-ch’e (Yüksek arabalılar) denmiştir.

Göç ederken veya harp sırasında bu arabalarına çok güvenirler ve sulh zamanlarında da bu arabalarını ev olarak kullanırlardı. Bu durum Uygurlara içtimai dinamizm ve enerji sağlamanın yanında, bilgi, kültür, ticaret gibi birçok yeni şeyler öğrenmelerini sağlamıştı.

Bütün Asya milletleri ile temas eden ve karşılarındaki rakiplerinin kuvvetini ölçmesini bilen âlim, tüccar ve sanatkâr Uygurlar fatihlere yol gösteriyorlar ve bunun karşılığını da alıyorlardı. Uygur prensleri Kara-Hıtay sarayında önemli görevler alırken diğer yandan Uygur hocaları aynı sarayda hükümdarın çocuklarını eğitiyordu.

Uygurlar sadece kendileri değil, komşu devletleri de uygarlaştırmışlardır. Moğollar’ın önemli bürokratları Uygur, yazıları Uygurca idi. Uygur elçiler, valiler, eğitimciler, mühendisler ve bilginler Çin’den Bağdat’a, Roma’dan Tebriz’e kadar her yerde görev yapmışlardı.

Uygur Türkleri Moğolların Personel Bakanlığını deruhte etmiş, merkezi hükümette en önemli danışma bürosu olan Hanlin’de yine Uygurlar görev yapmıştı. Yargının ilk kurumsallaşması Uygurlar döneminde olmuştur. Uygur hükümdarı Pusa annesini kendisine adalet müşaviri yapmış, şikâyetlerin dinlenmesini ve adil yargılanmayı sağlamıştır. Çinlilerin Uygur hükümdarına Yabgu (Adalete Saygılı Kağan) unvanını vermeleri bu yüzdendir.

Dünyanın ilk uluslararası ticaret hareketini oluşturanlar Uygur Türkleri olmuştur. İpek Yolu diye bilinen ticaret güzergâhının en önemli aktörü Uygurlardır. Çin, Pers, Bizans ve Ermeniler ile ticari ilişkiler kurmuşlar; ipek, baharat, deri, ziynet eşyaları, madenler ve her tür giyim eşyasını pazarlamışlardır. Budist gezgin Wang-Yen-Te Uygurların zeki, doğru, karakterli ve namuslu insanlar olduklarını, maden işleme ve süsleme sanatında çok mahir olduklarını; altın, gümüş, bakır eşyalar ürettiklerini, vazo ve çömlek yapımında mahir olduklarını belirtmektedir.

Uygur şehirleri muntazam yollarla birbirine bağlanmıştır. Ticaretle uğraşanlara Sağdullar, ticaret mallarına ise Nusreti denilirdi. Ticaret mallarının satışında ve at ticaretinde takas sistemini de kullanmışlardır. Uygurlar Çin’den takas yolu ile aldıkları ipek ve çayı İran, Hindistan, Mısır, Suriye ve Bizans’a ihraç ediyor, bu ticaretten yüksek kârlar elde ediyorlardı.

Uygur-Çin sınırında 68 kadar gümrük kapısı açılmış ve gümrük vergisi uygulaması yapılmıştı. Uygur Türkleri Çav diye adlandırılan ve halk arasında Yastuk denilen ilk kâğıt parayı basmış ve kullanmışlardır. Dünyanın ilk vergi kayıt defterlerinin Uygurlara ait olduğunu Çin elçisi Çangcyen anlatmaktadır. Uygurlarda Kalan (toprak) vergisi, hayvan vergisi, tütün vergisi ve mesken vergisine dair ayrıntılı belgeler vardır. Moğollarda vergi toplama görevlerini genellikle Uygurlar yapıyorlardı. Tarihte çek verme sistemini ilk kullananlar Uygurlar olmuştur. Çek kelimesi Avrupa dillerine Arapça Sak kelimesinin İran dilindeki söylenişinden geçmiştir.

Yabancılarla beraber ticaret yapmak için kurulan birlikteliklere Ortak deniliyordu. Moğollar ve sonraki dönemlerde Araplar bu ortaklık sistemini Uygurlardan almışlardı. Ortak denilen şirketler deniz ticaretinde de önemli bir yere sahipti

Uygurlar yerleşik hayata geçilmesi ile birlikte modern tarım yapmaya başladılar. Kendi yiyecekleri ve hayvanlarına yedirecekleri her türlü gıdayı üretmek zorundaydılar. Bunun için buğday, arpa, mısır, darı tarımı yaptılar. Her türlü meyveyi ve fidanını yetiştirerek çevreye de ulaştırdılar.

Tanrı dağlarının eteklerinde bulunan Turfan kurak bir bölge olmasına rağmen, yeraltı suları bakımından oldukça zengindi (Bugün de olduğu gibi). Sayısız kuyular, yeraltı sarnıçları, Karız denilen yeraltı kanal ve sulama sistemi yapan Uygurlar üretimi iki katına çıkarmayı başardılar. Sulama kanalına Suvak ve Ark ismini veren Uygurlar, çiçek yetiştiriciliği konusunda da usta idiler.

Çin kaynakları bu sistem için “Tarım Keşfi” ifadesini kullanmaktadır. Kavun, karpuz, üzüm, bezelye, bakla ve diğer meyve sebzeleri üretmişler, ürettikleri zirai ürünleri başta Çin olmak üzere komşulara satan Uygurlar, Turfan ve çevresinin verimli topraklarından ve mikro klima özelliğinden yararlanmayı bilmişler, su değirmenleri kullanmışlardır. Uygurların Umar veya Yurtluk sistemi Osmanlılarda Tımar sisteminin temelini oluşturmuştur. Uygurların düzenli bir kanalizasyon sistemini kullandıkları yapılan kazılardan anlaşılmıştır.

Uygurlar demir-çelik üretimini de iyi biliyorlardı. İyi cins çeliklere Kurç adını verirler ve bu çelikten kılıçlar üretirlerdi. Nişadır, boraks, bakır oksit, maden kömürü üretimi yapıyor ve ihraç ediyorlardı.

Uygurların Türk Ve Dünya Medeniyetine Katkıları

Bir Su Mühendislik Harikası Olan Karizler Uygurların Buluşudur

Uygur Türkleri, Doğu Türkistan’ın Turfan bölgesinde ‘Kariz’ adı verilen günümüzde de büyük bir ilgi ile karşılanan bir su mühendislik harikası olan yer altı su kanallarını inşa etmişlerdir. ‘Turfan Karızları!’ diye adlandırılan bu yer altı su kanalları Uygur Türklerinin dünya medeniyetine çok önemli ve en büyük hediyesidir. Uygur-Turfan Karız Su Kanalları Doğu Türkistanda Turfan bölgesinde yapılmış yeraltı su şebekesi sistemidir. Dünya uygarlık tarihinin en önemli buluşlarından biridir. Uygurlar modern teknikler kullanılarak tarım yapmışlardır.

Akupunktur Tedavi Yöntemini Bulan Uygarlık

Uygurlar tıpta bilimsel anlamda birçok yeniliğe imza atmıştır. Akupunturu tarihte ilk olarak keşfeden ve uygulayan UYGUR TÜRKLERİ’dir. Çinliler ise daha sonra bu tıbbı tedavi yöntemini Uygurlardan öğrenerek geliştirmişler ve bugünkü modern tedavi yöntemi haline getirmişlerdir. Akupunktur, yaklaşık 5 bin 300 yıllık bir geçmişe sahiptir. İç Moğolistan’da Duo Lun Qi harabelerinde, 1963 yılında yapılan kazılarda, taştan yapılmış akupunktur iğnesi bulunmuştur. Arkeologlar ve tıp tarihi uzmanları, günümüzden 4 bin yıl öncelerine ait olduğu düşünülen yeşim taşından yontulmuş ve uçları sivriltilmiş bu taş iğnenin ilk akupunktur iğnesi”Bianshi” olduğu konusunda hemfikirdirler.

Yapılan incelemelerde bu taş iğne üzerinde bulunan yazıların, eski Uygur Türklerine ait olduğu tespit edilmiştir. Doğu Türkistan’da Turfan Şehrinin yakınlarındaki Eski Uygur başkenti olan İdikut’da Uygur harfleriyle yazılmış, vücuttaki akupunktur noktalarını gösteren resimlerin yer aldığı yazıtlar bulunmuştur. Ayrıca M.S. 50. yıla ait olduğu düşünülen 2 bronz heykel de bu konudaki görüşleri desteklemektedir. Bu 2 bronz heykelin, Çinlilerden daha çok Uygur Türklerine benzemesi ve o dönemde bronz’a şekil verilebilen tek medeniyetin sahibinin Uygur Türkleri olması, akupunkturun ilk olarak Uygur Türklerince uygulandığını ve eğitiminin verildiğinin kanıtıdır.

Geleneksel ve tarihsel Uygur Tıbbı (Ananevi Uygur Tıbbı) Uygur Tababetinde Dört Etken, Dört Durum, Dört Mizac ve Dört Sıvı (Kan, Balgam, Safra ve Sevda) nazariyesi vardır. İşte bu Dört Tadu (Madde) ‘dan ibaret olan ilkel maddecilik düşüncesi temelinde oluşturularak hastalıkların teşhisi ve tedavisi için dayanak sağlanmıştır. Günümüzde Uygur Tababeti, batı tıbbından farklı bir felsefe sayesinde Vitiligo (Samyeli) hastalığı gibi tedavisi zor birçok hastalıkta büyük yeniliklere damgasını vurarak tıp dünyasının dikkatini çekmektedir. Kursi İmsak, Kursi İpar gibi etkili ilaçları 1997’den itibaren Amerika, Japonya ve Singapur piyasasında yerini almıştır. Uygur tababetine ait 202 çeşit ilaç Çin Halk Cumhuriyeti Devlet Farmakopisince (İlaç Rehberi) resmen onaylanmıştır .

Hastalıkların Müzikle Tedavi Yöntemi ilk kullanan uygarlık

Uygurlar, hastalıkların tedavisinde müzikle terapi yönteminide kullanmışlardır. 3 bin yıl önce Gök tanrı dinine mensup olduğu çağlarda Kam, Pirhon ve Bahşılar kapalı bir mekanda yakılan büyük bir ateş kümesinin etrafında hastaları diğer insanların yardımı ile ateşin etrafında döndürerek ilahiler ve şarkılar söylemek ve dans etmek sureti ile hasta tedavi seansları ve merasimleri icra ederlerdi.

Uygurlar islamiyeti kabul ettikten sonra Bakşilar aynı şekilde hastaları ateşin etrafında döndürerek yüksek sesle Kur’an kerimden ayetler kıraat ederek, Naat Şerifler, Mevlütler ve kasidele okuyarak ve Ahmet Yesevi Hazretlerinden Hikmetler okuyarak tedavi etmeyi sürdürmüşlerdir. Bu tedavi yöntemine ise,”Pir Oynatmak” adını vermişilerdir.

Uygurlar Müslüman olduktan sonra İmam Buhari, İmam Tirmizi, İbn-i Sina, Ebunasril Farabi, Fergani, Zimahşeri, Sekkaki gibi büyük Türk İslam alim ve bilginlerinin eserleri ile İslam Dünyasının kütüphanelerini zenginleştiren, dünya bilim adamlarının ufkunu ve zihnini açmış ve onlara doğru ve bilim yolunu göstermişlerdir.

Uygurların Kullandığı Dil

Dil anlamında Uygur Türkçesi Altay dil grubunun “Hakaniye” koluna mensuptur.

Yerleşik hayata geçiş Uygurların eğitim ve kültür düzeyinde önemli gelişmeleri beraberinde getirmiştir. Uygurlar kullandıkları Türkçe ile felsefi, edebi, dini ve ilmi eserler ortaya koymuşlardır. Göç süreci ve komşu devletlerle iyi ilişkiler Uygurların farklı dilleri öğrenmelerini sağlamıştır. Şine-Usu ve Karabalasagun’daki Uygur yazıtlarının üç dilde (Türkçe, Çince, Soğdça) yazılması bunun göstergesidir

Bazı ünlü ve ünsüz harflerin noksanlığına rağmen Uygurca bölgede hâkim bir dil haline gelerek Karahanlılar devletinin resmi dili olmuştur. Uygurlara son veren Moğollar dahi Uygur yazısını kullanmışlar, Uygur kâtipleri ve devlet adamları bütün sivil idareyi bu sayede ele geçirmişlerdir. Maveraünnehir, Horasan ve Irak’taki defterdarların önemli bir kısmı Uygur idi. 15. yy. sonlarına kadar resmi yazışmalarda, paralar üzerinde Uygur harfleri kullanılmıştır.

Timur’un kurduğu devlette Uygur alfabesi kullanılıyordu. Hükümet dairelerinde “Bahşı” denilen kâtipler uzun yıllar görev yapmışlardı. Kutadgu Bilig’in mevcut nüshalarından biri ve Edip Ahmet Yüknekî’nin Atabetü-l Hakâyık’ı Uygurca yazılmıştır.

Kaşgarlı Mahmud Uygur Yazısını “Türk Yazısı”olarak adlandırır. Uygur edebiyatının başyapıtlarından biri, Budizmin temel felsefesini, Buda’nın vaaz ve menkıbelerini içeren Altun Yaruk isimli eserdir. Aslı Sanskritçe olan eser önce Çinceye, oradan da Uygurcaya çevrilmiştir. Uygurca yazılmış en eksiksiz Budist belgesi niteliğindeki Altun Yaruk, 10 kitap ve 31 bölümden oluşur. Önce Rus, sonraları İsveç ve Alman bilim adamları tarafından bulunan eseri Türkiye’de ilk defa M. Fuat köprülü (1926), R.Rahmeti Arat (1936) ve Saadet Çağatay (1945) tanıtmışlardır.

Uygurca’nın Osmanlı sarayına kadar etkisinin ulaştığı, II.Bayezıd’ın Uygurca okuyup yazabildiği bilinmektedir. Osmanlı divan kâtipleri içinde Uygurca bilen ve kullananlar vardı. Celayirler, Altınordu ve Akkoyunlular’ın Uygurcayı yazışmalarında kullandıkları, Fatih Sultan Mehmed’in Uzun Hasan’a gönderdiği mektup ve Zafernâmeler’in Uygurca yazıldığı ortaya çıkmıştır. Uygurca hattatlık sahasında kullanılan bir sanat yazısı olmuştur.

İslamiyet dönemi Uygur edebiyatı Eski Türk edebiyatının en değerli eserleri olan Divanû Lûgat-it Türk, Kutadgu-Bilig, Atabet-ül Hakayık… gibi altın kitaplar Türkçe’nin bu lehçesi ile yazılmıştır. . Türk tarihindeki en önemli şairlerden Alî Şîr Nevâyî’nin Çahardivan’ı, Hemse’si, Kaşgârlı Mahmud’un “Divan-i Lügatit Türk”ü, Yusuf Has Hacip’in Kutatgu Bilig adlı eserleri bu dille yazılmıştır. İmam-ı Ebü’l-Fütuh Abdülgafur’un Tarih-i Kaşgar (Kaşgar’ın Tarihi) adlı çalışmaları bu dönemin en önemli yapıtlarıdır. Uygur Türklerinin tarihte yarattığı parlak medeniyetler ve dünya medeniyet hazinesine yaptığı katkıların hepsi Uygur Türkçesi’nin gücüyle olmuştur.

Uygur Türkleri Eğitim ve Bilimde Öncü Rol Oynamışlardır

Karahanlılar döneminde “İkinci Buhara” olarak anılan tarihi şehir Kaşgar’daki “Hanlık Medresesi” Saciye Medereseleri, “Eydgah Medresesi”, “Oda Aldı Medresesi”, “Beglik Medresesi”, “Çarsu Medresesi” ve “Meyve Pazarı Medresesi” gibi yüksek bilim ve eğitim kurumları bu devirde kurulmuş ve günümüze kadar gelmeyi başarmış bilim yuvalarıdır. Bunlardan Kaşgar’da bulunan yüksek öğretim konumunda olan “Saçiye Medresesi”, ”Hamidiye Medresesi”, “Mahmudiye Medresesi” gibi medreseler, yalnız Uygur Türkleri’nin değil, Türk-İslam aleminin de önemli kültür ve eğitim merkezlerinden biri olarak kabul edilir

Uygur Türklerinde Yazı ve Alfabe

Eski Türklerin yazıda kullandıkları ikinci millî alfabe Uygur alfabesidir.

Uygur yazısı sağdan sola doğru yazılırdı. Alfabede 18 harf vardır ve harfler genellikle birbirleriyle bitiştirilir.

VIII. yüzyılın ilk yarısında kullanılmaya başlamış, öteki Türk kavimleri arasında da yayılmıştır. X. yüzyıldan itibaren yerini Arap alfabesine bırakmakla birlikte hemen önemini kaybetmemiştir.

Moğol hakimiyetinin kurulmasıyla (XIII. yüzyıl) yeniden canlanmış, uzun süre Moğolların resmî yazısı olmuştur.

Uygur Türklerinin Buluşu: Matbaa

Kağıt ve baskı tekniği Uygurlarca bilinmekte idi. Baskı tekniğini (matbaa) ilk kullananların Çinliler olduğu görüşü yanında, bir kısım araştırmacılar da matbaanın ilk önce Uygurlarda kullanıldığı görüşündedirler. Uygurlar hareketli harfleri icat edip, tahta harfli matbaayı kullanmışlardır

Matbaanın batıya yayılmasında Uygurların büyük rolü olmuştur. ( Avrupa, Moğollar aracılığı ile XIII. yüzyılda Uygur baskı tekniğinden haberdar olmuştur.) Gutenberg matbaanın mucidi değil sadece geliştiricisidir.

Uygurlar, Avrupa’dan yüzyıllar önce kağıdı biliyorlardı. Kağıdı önce Araplar, VIII. yüzyılda ele geçirdikleri esirlerden öğrendiler ve Semerkant'ta bir kağıt imalathanesi kurdular. Kağıt, XI. yüzyılda Arap fetihleriyle İspanya’ya, dolayısıyla Avrupa’ya yayılmıştır.

İslam öncesi Uygur Türkleri Tarihine Genel Bir Bakış

Tarihçi Jean Paul Rouxa göre Uygurların soyları, Hiong-Nular’ın [Hunlar] ardılları olan Kao-Kiu Ting-Lingler’e (ya da Tö-Lolar, Tie-Lolar) kadar dayanmaktadır. Bilinen ilk Uygur Devleti, 744’te Kutluk Kül Bilge Kağan tarafından kurulmuştur. 840 yılına kadar (yaklaşık 100 yıl) hüküm süren Uygur Devleti’nin sınırları; kuzeyde Baykal Gölü’nün kuzeyinden güneyde Tibet ve Çin Seddi’nin güneyine, batıda Seyhun (Siri Derya) Nehri’nden doğuda Mançurya’ya kadar uzanmaktaydı. Bugün, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı forsu üzerinde bulunan ve tarihte kurulmuş on altı Türk devletini temsil eden onaltı yıldızdan birisi de Uygur Devleti’ne aittir. ilk Uygur Devleti 840 yılında Kırgızlar tarafından yıkılmış ve bünyesinden üç ayrı Uygur kökenli devlet çıkmıştır: İdikut (Turfan) Uygur Devleti (840–1275), Kensu Uygur Devleti

İslamiyet Dönemi Uygur Tarihi

Uygurlar, Karluk Türkleriyle birleşerek (870–1213)’de Karahanlı Devletini kurdular. Bu devletin sınırları Batı Türkistan’ın Yedisu, Seyhun Fergana bölgeleriyle, Doğu Türkistan’ın Cungarya, Yarkent, Taklamakan çölü, Talas, Çu, Kaşgar bölgelerini kapsıyordu. Daha sonra doğu ve batı diye ikiye ayrılan Karahanlılar devletinin batı kolu 1133’te, Doğu kolu da 1221’de Karahıtaylar tarafından yıkıldı.

Uygurlar, Moğollar, Kartuklar ve Türkeşler birleşerek 1209’da Karahıtay’ların hakimiyetine son verdiler. Bu defa ismen Cengiz Han’a tabi, fakat hakikatte müstakil olmak üzere Doğu Türkistan’ın kuzey bölgesinde Uygurlar, güney bölgesinde Doğlatlar ismiyle, birer devlet kuruldu. 1514 yılında Doğu Türkistan’da hakimiyet Doğlatlar’a mensup Saidiye’lere intikal etti. Merkezi Yarkent olan Kaşgar ve Hoten bölgesinde Saidiye devletini, 1679’dan itibaren merkezi Kaşgar olan Orta doğu orjinli Hocaların Mezhep ağırlıklı saltanatı takip etmiştir.

Doğu Türkistan’ın bağımsızlığını kalıcı olarak yitirmesiyle sonuçlanacak olan olaylar zinciri, bu devletin kurulmasıyla başlar. Seidiye Devleti, kurulmasından itibaren Hocalar’ın etkisi altında kalmıştır. 1674’e gelindiğinde ise Aktaglık ve Karataglık Hocaları’nın çekişmeleri doruğa ulaşmış ve Aktaglık Appak Hoca’nın V. Dalay Lama ve Kalmuklar ile yaptığı ittifak sonucunda Seidiye Devleti yıkılmıştır. Seidiye Devleti’nin Kalmuklar tarafından yıkılmasından sonra, 1759’daki Mançu-Çin istilasına kadar sürecek olan Hocalar Dönemi başlamış olur. Bu dönemin günümüze yönelik en büyük etkisi, Aktaglık ve Karataglık Hocalar arasındaki zaman zaman birbirlerine karşı Çin ve/veya Kalmuklarla ittifak yapacak kadar ileriye giden iktidar çekişmesinin, Doğu Türkistan’ı zayıflatması ve ülkeyi Çin’in istilasına açık hale getirmesidir.

Uygurların Anadolu’da Kurduğu devlet : Eretna Beyliği

Anadolu Büyük Selçuklu Devletinin zayıflayarak dağılması sürecinde İlhanlı Devletinde bir Üst rütbeli komutan olan Uygur Türkü, Alaattin Eretna Bey Kayseri Merkezli olarak Orta Anadolu’da sınırları en geniş olan Eratna Beyliğini kurmuştur. Alattin Eretna Bey halen Kayseri’deki türbesinde (Köşk Medresesi içinde bulunmakatadır.) ebedi uykusunu uyumaktadır. Uygurlar, Göktürkler devrinde Orhon bölgesinin yukarı Selenge ırmağı dolaylarında yaşamışlardır. Uygur Türkleri On boydan meydana gelmiş olup, onun için On Uygur şeklinde de anılmışlardır. Uygurlar’ın başlarındaki idareciler, elteber (İltebir) unvanını taşıyorlardı .

Doğu Türkistan’a Yönelik İlk Mançur-Çin İstilası

Doğu Türkistan’da çıkan dahili kargaşalardan faydalanan Mançu sülalesi idaresindeki Çinliler 1757–1759 arasında Doğu Türkistan’ın kuzey bölgesini 1760’da da güney bölgesini fiilen zapt ve işgal ettiler.

1750’de Çin işgali başlamış ve 1862 tarihine kadar sürmüştür. Bu süre içinde Doğu Türkistan’da 42 isyan hareketi olmuştur.

Osmanlı Devletine Bağlı Kaşgariya İslam Devleti

1863’te Mehmed Yakup Bey, Kaşgar merkez olmak üzere devlet kurmayı başarmıştır. Bu devlet Abdülaziz’den istedikleri yardımı almışlardır. Mehmed Yakup Bey, en büyük desteği ise II. Abdulhamid tarafından görmüştür.

Desteğe rağmen kurulan devlet uzun ömürlü olamamıştır. Yakup Bey’in 1877 yılında vefat etmesi üzerine Çin hemen Doğu Türkistan’a saldırmıştır. 18 Mayıs 1878’de Doğu Türkistan’ın tamamını işgal etmiştir. 18 Kasım 1884’te Çin imparatorunun emriyle 19. eyalet olarak Şin-cang (Xin Jian “Yeni Toprak”) adıyla doğrudan İmparatorluğa bağlanmıştır.
Uygur Türkleri Türkiye’de ve Türk Dünyasında Yeterince Tanınıyor mu?

Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti (1933–1937)

1931 yılında Kumul kentinde bağımsızlık mücadelesi neticesinde bölgedeki Çinlilere karşı zafer kazanılmış ve 12 Kasım 1933’te Kaşgar’da Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti kurulmuştur. Hoca Hacı Niyaz cumhurbaşkanı ilan edilmiştir.

Rus-Çin rekabetinden dolayı isyana destek veren Rusya daha sonra kendi egemenliğindeki Türklere (Batı Türkistan) kötü örnek olacağı korkusuyla isyan sonrasında Çin’e destek vererek kurulan devletin yıkılmasına yardımcı olmuştur.

Doğu Türkistan Cumhuriyeti (1944–1949)

Mücadele devam etmiş, 1944 yılında Gulca’da Çinlilere karşı yine galip gelinmiştir. Ayaklanmayı destekleyen Rusya, Gulca’da 1944 yılı Ekim ayında Şarkî Türkistan Cumhuriyeti’nin kurulmasına yardımcı olmuştur. Gulca, Tarbagatay ve İli şehirlerini içine alan bu cumhuriyet bölgedeki Çin kuvvetlerini yenmiştir. Ancak Rusya bu hızlı gelişmelerden korkup bu Cumhuriyetin yöneticilerini Çinliler ile anlaşmaya zorlamışlardır. 1946 yılında iki hükümet arasında 11 maddelik bir metin imzalanıp birleşik hükümet kurulmuştur. Böylece bu devlet de Rusya’nın olumsuz tutumu neticesinde ortadan kalkmıştır.

Bu arada Mao Çin’e hâkim olmayı başarmıştır. 1949 Eylül’ünde Doğu Türkistan’daki Çin birliklerinin, komünist Çin hükümetine bağlılıklarını bildirmelerine üzerine Çin hiçbir askeri güç kullanmadan Doğu Türkistan’ı işgal etmiştir.

Çin isim değişikliği yaparak bölgenin Türklüğünü inkâr etmiştir. ‘Böl ve yönet!’ taktiği çerçevesinde Doğu Türkistan’da yaşayan halkı 13 millete ayırarak bunlar için 10 ayrı muhtar bölge oluşturan Çin; Uygur, Kazak, Kırgız, Tatar ve Özbekleri ayrı milletler olarak tanımlamıştır. Bölgeye ‘Sincan-Uygur Özerk Bölgesi’ denmesine karşılık Doğu Türkistan kendi kaynaklarının Çin anakarasına taşınmasına engel olamamaktadır. Uygur Özerk Bölgesi Komünist Parti komitesinin yürütme organı daimi komitesinin 15 üyesinden sadece 3’ü Uygurken bu üyelerin idarî yetkileri yoktur.

Çin sömürgeciliğine karşı Uygurlar 60 den fazla ayaklanma çıkarmışlardır. Kaşgar, Turfan, Barın Gulca, Urumçi ayaklanmaları Çin emperyalizmine karşı yapılan ayaklanmalardır. Hem listeyi uzatmak hem de ayaklanmaların tarihini daha geriye götürmek mümkündür.


Türk ve dünya tarihinde parlak izler bırakmış üstün bir medeniyet yaratmış Uygur Türkleri bugün Çin sömürgeciliği tarafından tarihten silinme tehikesiyle karşı karşıyadır. 3 milyondan fazla Doğu Türkistanlı İnsanlığın yüz karası Çin'in Doğu Türkistan'daki Nazi kamplarında tutulmaktadır. Türk dünyası ve Türkiye Çin vahşetine karşı yeterince tepki koymamaktadır.Doğu Türkistan sorunu herşeyden önce bir insanlık sorunudur. Bu sorunda insan olan herkes elinden gelenin fazlasını yapmalıdır.

Kaynakça:

1)Yücel Tanay ,Tarihten günümüze Uygur Türkleri ve Doğu Türkistan’ın bugünkü durumuhttps://www.uyghurcongress.org/tr/?p=30576

2)Yücel Tanay ,Uygurların Eğitim Ve Kültür Açısından Dünyadaki Yeri https://www.tahtapod.com/blog/uygurlarin-egitim-ve-kueltuer-acisindan-duenyadaki-yeri

3) Çandarlıoğlu, G. (2004). Uygur Devletleri Tarihi ve Kültürü, İstanbul: Türk Dünyası

4) Mehmet Atıf, Kaşgar Tarihi, 1911, s.11

5) Mao Ze Dung, Seçme Eserler, C.5 ”Tibet deki Orduya Talimatlar.” 6. Mirza Hayıt, Türkistan Devletlerinin Milli Mücadele Tarihi

6) Gömeç, S. Y. (2015). Uygur Türkleri Tarihi, Ankara: Berikan Yayınevi

7) Almas, T. (2013). Uygurlar, İstanbul: Selenge Yayınları

Uygur TürkleriTufan KarizlarıAkapunturMatbaaEretna Beyliği



11 Nisan 2019 Perşembe

Al Bayraktan Gök Bayrağa (Doğu Türkistan)

 

 

Al Bayraktan Gök Bayrağa (Doğu Türkistan)

 

 

Yusuf Dülger

 

 

Atatürk, “Al bayraktan gök bayrağa selam olsun” mesajını verdikten sonra çevresindekilere vasiyet eder gibi şunu söyler: “O kardeşlerimize yardımcı olun. O bayrak bizim bayrağımızdır.”

 

Konya Türk Ocağı’nda, UYGUR ÖZERK BÖLGESİ konulu toplantıya katıldım. Uygur/Doğu Türkistan Türklerinden Abdülhamit Karahan, Erkin Emet’in sunum yaptığı toplantıyı Uygur Akademisi, Ahde Vefa Turan Birliği, Konya Tür Ocağı düzenledi.

 

Sunumda dinlediklerimi ve birkaç anımı sizlerle bölüşmek istiyorum.


DOĞU TÜRKİSTAN:

 


Uygur Özerk Bölgesi (Şarki Türkistan yahut Doğu Türkistan da dediğimiz bölge) Çin Halk Cumhuriyeti’nin Batı’sında, Çinlilerin egemenliği altında, yüzölçümü Türkiye’nin iki katı büyüklüğünde, Türklerin en eski tarih, kültür ve uygarlıklarının bulunduğu bir bölge. Petrol dahil, birçok madenin bulunduğu stratejik önem taşıyan bir yer.

 


Sunucuların söylediklerine göre bugün Doğu Türkistan’da 25 milyon kadar Türk yaşıyor.


TÜRKLERİN İLK YURTLARI:

 


Türklerin tarihte bilinen ilk yurtları, bugünkü Doğu Türkistan ve çevresidir. Buralarda, M.Ö. 2. Yüzyıldan günümüze kadar; Asya Hunları, Göktürk Devletleri, Uygurlar, Hazarlar gibi devletler kurulmuştur. Yani Çinlilerin egemenliği altındaki Doğu Türkistan/Uygur toprakları Türk toprağıdır, uzun süre Türklerin egemenlikleri kalmıştır.

 


Çinliler 12 Kasım 1933’te kurulan Doğu Türkistan İslam Cumhuriyeti’ni kuruluşundan bir süre sonra egemenlikleri altına almışlar, o günden beri Türkler, Doğu Türkistan’da, özerk bir bölgede, Çin devletine bağlı, azınlık ırk olarak varlıklarını sürdürmekteler.

 


Çinliler Doğu Türkistan (Şarki Türkistan), Uygur Bölgesi’ne bilinçli olarak,  “Sincan (Sinkiank/UNUTULMUŞ BÖLGE) demekteler.


 DOĞU TÜRKİSTAN’DA İNSAN HAKLARI:

 

Sunucuların anlattıklarına göre Çinliler Doğu Türkistan’daki Türklere yıllardır rûhî ve bedenî sıkıntılar çektirmekteler. Anlatılanlara göre orada insan hakları ihlali vardır. Hastanelerde ölenlerin cesetlerini vermeme, esir kamplarında çalıştırma, aile bireylerini birbirlerinden ayırma, her Türk ailesine yetişkin bir Çinli’yi zorunlu konuk etme (çokça erkek, bazen kız) gibi.


SUUDİ ARABİSTAN ANILARIM:
 


Önceleri Suudi Arabistan’da, birer süre kalmış, günlükler tutmuştum. O günlüklerden ikisini özet olarak aktarıyorum.

 


1- 23.12.2003 SALI-MEKKE. Çinli Mahmut’a sordum, ‘benim dört çocuğum var, sizin?’ İşaretle anlatmaya çalıştı (Üç parmağını gösterdi). “Bizde üçten fazla çocuk yasak. Gelirler elini bağlarlar (polisler) götürürler. Annenin kolundan iğne vururlar. Karnına iğne kakarlar, iki üç aylık çocuğu (sanırım ana karnındaki) öldürürler…

 


Uygur Hatunları giyiniş, yürüyüş, yapı ve özellikleriyle Türk kadınının destanlarda anlatılan özelliklerini olduğu gibi koruyorlar. Bir defe yaşları ne olursa olsun, çok dinç, dinamik ve sportifler. Yüzleri aynen Anadolu Türk köylerindeki kadınlarımız gibi açık, zayıf ve zarif yapılılar.

 


2- 07.11.2005 Pazartesi-MEKKE. Şarki Türkistanlı (Doğu Türkistan) kadınlarımız Mekke’nin cadde, sokak ve kaldırımlarında giysi, oyuncak vs satıyorlar. Bu kadınlardan birisine sordum: Neredensin? “Sincan, Çeyna!..”

 


‘Biz oraya Şarki Türkistan deriz, siz neden öyle söylediniz?’ Önce kuşkuyla yüzüme bakan bu kan ve din kardeşim toparlandı; Türk olduğumu anladıktan sonra sağ elini ağzına uzattı, dudaklarını kapattı ve sonra hafif bir sesle: “şarki Türkistan demek yasak. Öyle dersek devlet bizi kovar, oradan çıkarır.” Dedi, içim cız etti.


 

İNSANCA YAŞAMA HAKKI:

 


“Çinli Konuk Projesi” (?) ile evinizde bir Çinli gencin yatıp kalkmasını mecbûren kabul edeceksiniz, cenâzenizin bedeni nerede, ne oldu bilemeyeceksiniz, sahibi olacağınız çocuk sayısını eşler olarak siz değil devlet belirleyecek, Doğu Türkistanlıyım diyemeyeceksiniz; vatanınızın adını söyleyemeyeceksiniz, ülkenizden binlerce Km uzakta bile olsa, korkudan ağzınızı kapatarak konuşacaksınız.. Bunlar ne büyük acılar değil mi?
 

 


Her insanın ve her ulusun dünyada insanca yaşama hakkı var. Bu hakkı kaybetmek çok acıklı ki, ikiye bir Uygur Türklerinin feryatlarını duyarız. Öyleyse bizim, bir insan ve kan kardeşleri olarak Uygur Türkleri ile daha fazla ilgilenme görevimiz var.


 


ATATÜRK VE DOĞU TÜRKİSTAN:

 


Doğu Türkistanlı Türkler 1933’te Kaşgar’da bağımsızlıklarını ilan etmişler. Yeni Türk devletinin Dışişleri Bakanı Kasım Can Hacı, Türkiye’ye yolladığı mesajda: “Gök bayraktan al bayrağa selam olsun” diye bir mesaj yollamış.

 


O zaman hemen, Atatürk’ün yönetimindeki Türkiye’den, Doğu Türkistan’a şu mesaj gönderilmiş:

 


“Albayraktan gök bayrağa selam olsun”

 


O yıl Doğu Türkistan’ı ilk tanıyan ülke Türkiye Cumhuriyeti’dir.

 


Önceleri okuduğum, şu anda hatırlayamadığım bir kaynağa göre; Doğu Türkistan’ın bağımsızlık çalışmaları yapılırken, “Bayrağı nasıl olsun” diye düşünülmüş. Bu arayışın içinde Mustafa Kemal Atatürk de var. Atatürk, Türkiye Türkleri ile Uygur Türklerinin kardeşliğinden hareket ederek, “Bayraklarımız benzesin” diye düşünür: “Ay yıldızımız aynı, zeminleri farklı olsun; Türkiye’ninki kırmızı, Doğu Türkistan’ınki mavi olsun” der. Bu öneri uygun görülür, Doğu Türkistan’ın bayrağı ortaya çıkar.

 


Bilindiği gibi eski Türklerde mavi rengin ayrı bir kıymeti vardır. Hayat ve uygulamalarından da anladığımız gibi Atatürk, kültürde iyi ve köklü bir Türk milliyetçisidir.

 


Yazılı kayıtların aktardığına göre Atatürk, “Al bayraktan gök bayrağa selam olsun” mesajını verdikten sonra çevresindekilere vasiyet eder gibi şunu söyler:

 


“O kardeşlerimize yardımcı olun. O bayrak bizim bayrağımızdır.”

 


 DOĞU TÜRKİSTAN POLİTİKAMIZ:

 

“Ateş Yanmayan yerden duman tütmez” deriz. Çinlilerin egemenliği altında yaşayan Doğu Türkistan’daki soydaşlarımızın bir takım sıkıntıları var ki, Türkiye dahil dünyanın birçok ülkelerine gidip sıkıntılarını anlatıyorlar. Uygur Türklerinin anlattıklarında belki biraz abartı, bir başka gücün (ABD) psikolojik ve stratejik hesapları da olabilir.

 


Bu noktada bize düşen devlet ve sivil kuruluşlarından olan bir heyetin Çin devlet yetkilileri ile temasa geçerek yerinde incelemeler yapması, gerçeklerin ortaya çıkarılmasıdır. Bu yapıldıktan sonra, insan haklarının çiğnendiği noktalarda Çin yetkilileri ile yüz yüze konuşulur, sıkıntılar giderilmeye çalışılır. Kanaatimize göre, dışarıdan Çin aleyhtarlığı yapmakla bir yere varılmaz. Buradaki çözüm yollarının başında bu yol olmalıdır. Bu tutum bu gün dünyanın gerçeğine en uygun olanıdır. Türkiye veya bir başka devlet, Uygur Türkleri yüzünden Çin’e savaş açar mı, açarsa sonuç alabilir mi, bunları düşünmek gerekir. Her savaş her zaman umulan sonucu vermeyebilir.

 


Atatürk’ün “Yurtta barış, dünyada barış” ilkesi burada da işletilmelidir. Dünyada barış derken, elbette insan hakları ihlallerine göz yumulmaz. Burada, Atatürk’ün yukarıda Doğu Türkistanlıların bayrak ve bağımsızlıklarına gösterdiği ilgiyi unutmamak gerek. Esas olan ulusların bağımsız yaşamalarıdır ama bugün dünyanın da bir gerçeği var. O gerçek, dünyanın Çin-Rus-Amerika gibi birkaç güçlü ülke tarafından biçimlendiriliyor olmasıdır.

 


ABD bugün dünyanın en güçlü ve çok kan dökücü, en sömürgeci ülkelerinden birisidir. ABD bugün Doğu Türkistanlı bazı kişileri Beyaz Saray’da besleyerek Çin’i karıştırmak, bölmek ve dünyayı daha fazla sömürmek istiyor. Uygur Türkleri ihlal edilen haklarını, bağımsızlık emellerini ABD’nin yardım ve destekleriyle almaya kalkarlarsa daha büyük sıkıntıları yaşarlar. ABD’nin kontrolündeki insanlar yahut devletler bugüne kadar mutlu olmuşlar mı ki bundan sonra olsunlar?
 

 


Öyleyse biz,  Çin’in Uygur Türklerine uyguladığı insan hakları ihlallerine Çinlilerle çözüm üreteceğiz. Doğu Türkistan konusunda bizde iki ayrı görüş var. Birisine göre Çin çok kötü, Uygur Türkleri bitti bitiyor, diğerine göre Çin çok iyi, oradaki Türklerin hiçbir sıkıntısı yok. Bu iki grubun keskinlikleri sorunu çözmüyor, ağırlaştırıyor. Doğu Türkistan konusunda Türkiye olarak biz daha akıllı, daha uyumlu bir yol belirlemeliyiz. Uygur Akademisi yetkililerinden dinlediklerimle Mekke’de tanık olduğum birçok anlatımın içinden seçtiğim iki hatıra beni bu kanaate taşıdı.

 


Yaratan Uygur Türklerine sabır ve sağlıklı bir çıkış yolu versin.



http://www.haberiniz.com.tr/yazarlar/yusuf-dulger/al-bayraktan-gok-bayraga-dogu-turkistan-441542m.html