8 Nisan 2020 Çarşamba

Osmanlı’nın Başını Kim Yedi

 
 
 
 
 
 
Osmanlı’nın Başını Kim Yedi 
 

Aziz Dolu Atabey 
 
 

“Şu Ahmet Yesevî kim bir araştırın göreceksiniz, bizim milliyetimizi asıl onda bulacaksınız.” der pîrimiz Yahya Kemal Beyatlı. Anadolu İslâm’ı, onun da öncesinde Türk İslâm’ı denen olgu aslında Hanefî-Maturidî-Yesevî çizgisinin ta kendisidir. 
 
 
Ve bu İslâm anlayışı Osmanlı döneminde kaptığı virüs yüzünden günümüzde tehdit altındadır. Yok olma değilse bile, yozlaşma tehdidi altında…
 
 

Osmanlı ile Ahmet Yesevî’nin ne ilgisi (alaka) var? Var, hem de öyle böyle değil. Osmanlı, Maturidî ve Yesevî çizgisinden sapmaya başlayınca pusulası şaşmaya başlar. 
 
 
İstanbul fatihi 2. Mehmet Han döneminin medreselerinde (üniversite) fen ve matematik bilimleri de ağırlıklı olarak okutulurken iki yüzyıl sonra bu dersler kaldırılmaya başlanmış, bir zamanların seçkin (güzide) okulları olan medreseler Kuran kursları gibi sadece dinî ve o da eserlerin açıklanması, tevili, şerhi vb. üzerine kurgulanan nakilci müfredata sahip birer kurum haline dönüşmüştür.
 
 
 Meleklerin apış arasına bakılıyor diye gözlemevi (rasathane) yıkmalar, “gâvur icadı” diye matbaa yasaklamalar ve benzeri yobazlıklar bilimde gerilemenin ana nedenleridir. 
 
 
İstanbul surlarını yerle bir eden bilimi, buluşları bırakıp; yıldıznamelere, efsunlu gömleklere, keramet masallarına yönelen Osmanlı kendi ipini kendisi çekmiştir aslında. 
 
 
O gün bugündür orucu neyin bozup, bozmadığını tartışıyoruz. Ocağımıza incir ağacı dikilmiş, biz hâlâ incir çekirdeğini doldurmayacak meselelerle cebelleşiyoruz.
 

Sersefil kesimler, “Osmanlı’nın başını İttihatçılar yedi.” derler. Aslında bu, olmasını istedikleri şeydir. Ama kazın ayağı öyle değildir. Bu konuda Peyami Safa’nın romanlarını, hiç değilse Refik Halit Karay’ın “Zeytindağı” romanını mutlaka okumalısınız. 
 
 
Aslında “Osmanlı’nın başını kim yedi?”den önce “…kanını kim emdi?” sorusuna yanıt aranmalıdır. Sorunun yanıtı da Saray’la sidik yarışına giren boğazdaki yalılar daha doğrusu yalıların o dönemdeki sakinleridir. 
 
 
Osmanlı’nın kanını emen de başını yiyen de boğazdaki yalılarda sefahat âlemleri düzenleyen -kimi banker, kimi devşirme, kimi dinci/İslâmcı- efendiler, paşalar bilmem nelerdir. İşin tuhafı, devletin de ülkenin de gerçek sahibi olan, olduğu varsayılan Türklerin -yalıdan geçtik- doğru dürüst bir konağı (villa) bile yoktur boğaza nazır yamaçlarda. 
 
 
Hele Türkçülük akımının öncülerinin, onların örgütlediği Kuva-yı Millîyecilerin hiç yoktur. Bir Ömer Seyfettin ölürken cebinde kefen parası çıkmamıştır misal. Türk edebiyatının çınarlarından dahası öykü (hikaye) türünün de başmimarı olan ünlü Türkçü’nün garip bedeni yatacak bir mezarı bile zor bulmuştur uğrunda nice çileler çektiği Türk topraklarında!.
 
 
Son yıllarda yolsuzlukta yeni akım (moda, trend) vakumlar- affedersiniz- vakıflar oldu bildiğiniz gibi. El ele verip Osmanlı’yı ölmeden tabuta sokan Galata bankerlerini, çoğu “bordro paşası” olan devşirmeleri, yine çoğu etnik özürlü olan dinci/İslâmcı tayfayı tarihin tozlu sayfalarında bırakıp günümüze geldiğimizde -işadamı söylemi havada kaldığından mıdır bilinmez- iş insanı diye adlandırılan aynı tıynetteki kesimlerin yani holding patronu, müteahhit falan filanların şimdilerde gözlerini Türkiye Cumhuriyeti Devletine dikmiş olduklarını görüyoruz. 
 
 
Becerinin, liyakatin yerini kayırma (iltimas, torpil) ve yine rüşvetin yerini ise bağış adı altındaki yolsuzluklar almış durumdadır ne yazık ki. Yandaşların devlete olan borçlarının silinmesi; devletten vergi kaçırılması hatta bu kaçırmanın “vergiden kaçmak değil, kaçınmak” olarak -hem de yılışık bir yüz ifadesiyle- itiraf edilmesi sorunun ne kadar büyük olduğunun, yozlaşma ve kokuşmanın hangi boyutlara ulaştığının da bir kanıtı niteliğindedir.
 
 

“Ekini ve nesli bozdurmayın.” diyerek iktisadın (economi) ve eğitimin önemine vurgu yapan, müslimleri uyaran Yüce Tanrı’nın son elçisine (peygamber) rağmen Osmanlı’nın son dönemlerinde makamlar rüşvetle alınıp satılmış, medrese hocalıkları “beşik ulemalığı” adı altında babadan oğula geçer olmuştur.
 
 
 Yine bu uyarıya, buyruğa rağmen son yıllarda üniversite mezunları işsiz gezerken kimi lise mezunları “kartal” gibi uçarak yüksek makamlara gelebilmektedir. 
 
 
Osmanlı’da bir saray kadını ve/veya paşası ile işlerini yürütenler şimdilerde iktidar fırkasına (party) yamanarak yolunu bulabilmektedir. Hanedanlık Türkiye’sinin (Osmanlı) başını yiyenlerin daha doğrusu kanını emenlerin, günümüzde Cumhuriyet Türkiye’sine sar dolaş (musallat) olduklarını görmek milliyetçi/vatansever çevreler için can sıkıcı olmasından da öte yürek burkan bir durumdur. 
 
 
Millî şairimiz Mehmet Âkif Ersoy’un ünlü eseri Safahat’ın 7. bölümünde yer alan bir kıssadan hisse ile noktayı koyalım:
 

Geçmişten adam hisse kaparmış.. Ne masal şey!

Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi?

Tarihi tekerrür diye tarif ediyorlar;

Hiç ibret alınsaydı tekerrür mü ederdi?
 
 






Hiç yorum yok: